18 Kasım 2009 Çarşamba

ATATÜRK'ÜN OKUL GÜNLERİ

Her zaman,
“Şemsi Efendi”ler,
“Üsküplü Yüzbaşı Mustafa Sabri Bey”ler
arasında daima “Kaymak Hafız”lar bulunabilir.
Bu kitap;
“Çam sakızı, çoban armağanı”
Gönlü daima öğrencileri için çarpan, heyecanını yitirmeyen eğitimcilere ithaf olunur.
Halil İbrahim YILDIRIM

ÖNSÖZ

Bu güne kadar, Atatürk’ün hayatı konusunda pek çok kitap yazıldı. Hayatının her safhası, yaşadığı her olay, bütün detayları ile incelendi. Ama bunlar arasında çocukluk dönemi, öğrencilik günleri pek sınırlı sayıda kitabın dışına çıkmadı. Bu kitapla, şimdiye kadar pek az konuşulan yıllar hakkında, sevgili çocuklarımıza, bir bilgi demeti sunmak istedim.
Az konuşulan yıllar, Mustafa Kemal’in çocukluk ve ilk gençlik yıllarıdır. Çocukluğu, öğrenciliği; o günlerdeki eğitim nasıldır, düşünceler nelerdir, küçük Mustafa’daki parıltıyı ilk keşfedenler kimlerdir? Ailesi, annesi, babası, arkadaşları, öğretmenleri kimlerdir? Okul günleri nasıldır? Kendisi okulda nasıl bir öğrenciydi?
Bütün bunların cevaplarını bulmak için ve özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün öğrencilik günlerini, o günlerdeki fikir ve düşüncelerini siz değerli öğrencilerimize sunmak istedim.

Halil İbrahim YILDIRIM

ATÜRK’ÜN OKUL GÜNLERİ

DOĞUMU:

Mustafa Kemal ATATÜRK, Selanik’te Ahmet Subaşı Mahallesi’nde Sanayi Okulu karşısındaki ahşap bir evde doğdu. Annesi Zübeyde Hanım, babası Gümrük Muhafaza memuru Ali Rıza Efendi’dir.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün doğum tarihi tam olarak bilinmediği için ay ve gün üzerinde tam bir birlik sağlanamamıştır. Bu sebeple değişik tarih hesaplamalarıyla karşılaşılmaktadır. Bu konuda, Atatürk’ün gerek sağlığında ve gerek ölümünden sonraki çalışmalarda bir sonuca varılamamıştır.

Zübeyde Hanım bu konuda sorulan soruları şöyle cevaplar:

“... Ali Rıza Efendi, Mustafa’nın doğumunu evimizdeki iki Kur’an-ı Kerim’den birine yazmıştı. Rahmetli olunca başucunda yalnız bir Kur’an-ı Kerim vardı. Onda da hiçbir yazı yoktu. Belki de kayıtlı olan Kelâm-ı Kadim’i devam ettiği camideki hafızlardan birine hediye etmiş olacak.

O zamanlar gün ve ay yazılmaz, yalnız yıl yazılırdı. Ben oğlum Mustafa’yı Erbain soğukları (Aralık-Ocak aylarındaki soğuklar) devam ederken doğurdum.”

Zübeyde Hanım’ın açıklamasına göre bu tarih, 1880 yılı Aralık ayının son günleri ile 1881 yılı Ocak ayının ilk günlerini göstermektedir. 1917’de çıkarılan Rumî takvim ile Milâdî takvim arasındaki tarih, ay ve gün farklarını düzenleyen kanundaki 13 günlük fark eklenirse Ocak veya Şubat 1881 tarihi ortaya çıkmaktadır.

Ankara Nüfus Dairesi’nin, 18 Ekim 1922 tarihinde, Atatürk’e vermiş olduğu nüfus kâğıdında doğum yılı 1296 olarak gösterilmiştir. Harp Okulu’nun Rumî 1315 doğumluların girişlilerine ait künye defterinde de kayda geçen tarih 1296’dır.

1296 Rumî yılı, 01 Mart ile 18 Şubat arası Rumî günlerini içerisine almaktadır. Bunun Milâdî takvimdeki karşılığı 13 Mart 1880 ile 12 Mart 1881 arasındaki günlerdir.

Atatürk hakkında incelemeler yapan bir dernek, doğum zamanı olarak Mart ayını bulmuş ve daha sonra bunu 13 Mart 1881 olarak değerlendirmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan Türk, Meydan Larousse, Hayat gibi Ansiklopedilerde doğum yılı 1881’dir. Ayrıca ay ve gün belirtilmemiştir.

Prof. Dr. Afetinan’ın “Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler” adlı esrinde şöyle yazar: “Mustafa Kemal’in doğum ayı ya hiç yazılmaz yahut yanlış olarak bir sonbahar ayı gösterilir. Hâlbuki kendisinden işittiğime göre bir ilkbaharda doğmuş olduğunu, hattaâ bunun Mayıs ayına tesadüf ettiğini söylerdi. Nitekim bir gün Cumhurbaşkanlığı Umumî Kâtibi Hasan Rıza Soyak, Atatürk’e yabancı bir memleketten gelen ve bir ansiklopedi için olan mektubu göstermişti. Bunda Atatürk’ün biyografyası isteniyor, aynı zamanda bilhassa doğum gününün kaydedilmesi rica ediliyordu. Atatürk bunun üzerine düşündü. Fakat bu günü kendisi de bilmiyordu. Ancak annesinden işittiğine göre bir bahar mevsiminde doğmuş olduğunu hatırladı. Ay ve gün için ise aynen şöyle dediğini hatırlıyorum: “Bu bir 19 Mayıs günü niçin olmasın ?” Ansiklopediye verilmiş olan bu cevabın Cumhurbaşkanlığı arşivinde saklanmış olması lâzımdır.” Afetinan’ın yukarıda naklettiği 19 Mayıs tarihinin Mustafa Kemal’in doğum günü olarak benimsediği, bir ara bu tarihin yabancı bir devletin sorusuna cevap olarak dışarıya da bildirildiği anlaşılmaktadır.

Prof. Dr. Afetinan, “M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım” adlı eserinde de şu açıklamayı vermiştir: “M. Kemal’in doğum günü için Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğinden bir soru üzerine verilen cevap şudur: 12/X1/1936 tarihli yazıda, Atatürk’ün doğum gününün 19 Mayıs 1881 olduğu kaydedilmiştir.”

General Ali Fuat Cebesoy, kendi aralarında geçen bir konuşmayı şöyle aktarmaktadır:

“Mütareke’de İstanbul’da bugünkü “Atatürk Müzesi” olan binada bir akşam yemeğinden sonra oturmuş oradan buradan konuşuyorduk. Rauf Orbay da orada idi. Söz dönmüş, dolaşmış, yaş bahsine gelmişti.

“Fuat Paşa, demişti. Rauf Bey’le ben senin ağabeyin sayılırız. Çünkü ikimiz de senden birer yaş büyüğüz.”

Benim doğum tarihim, 1882’dir.

1932’de Aydın ili Halkevi'nin tarih, dil, edebiyat komitesi bir (Gazi Günü) kabul etmek ister. Bu sebeple doğum gününü soranlara Mustafa Kemal der ki:

“-Bana onu sormayınız... Kesin olarak ben doğduğum günü bilmiyorum... Ama siz (Gazi Günü) için, Samsun’a çıktığım günü yazabilirsiniz...”

Son olarak, Atatürk'ün doğumunun 100. yılında alınan bir kararla, doğduğu gün ve ay 19 Mayıs olarak kabul edildi. Böylece hem yapılan tartışmalara son verildi, hem de Atatürk’ün doğum tarihi kendi arzusuna uygun olarak kesinlik kazandı.

AİLESİ:

Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’dir.
Zübeyde Hanım’ın ailesi Anadolu’dan gelip Selanik’in Göl bölgesine yerleşen Hacı Sofu ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır. 1856’da doğdu. 1923’te İzmir’de öldü. 1870 yılında Ali Rıza Efendi ile evlendi.

Babası Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız adıyla anılan öğretmen Ahmet Efendi’nin oğludur. Uzun yıllar evkaf kaleminde, gümrük memurluğunda çalıştı. Sırplara karşı kurulan gönüllü birliklere katılarak üsteğmen olarak görev yapmıştır. Memurluktan sonra ticaretle meşgul olmuştur. Ticarette başarılı olamayınca aile olarak sıkıntılı günler yaşamışlardır.

Mustafa doğunca, babası Ali Rıza Efendi, askerliğin sembolü olan bir kılıcı, doğum hediyesi olarak başucuna astı.

Annesi Zübeyde Hanım beyaz tenli, açık sarı saçlı, sağduyu sahibi, beş vakit namazını kılan sofu bir kadındır.

Babası Ali Rıza Efendi ileri görüşlü ve çevresinde sevilen bir insandır. Oğluna “adam olmak için okumak şarttır” demiştir.

Zübeyde Hanım ile Ali Rıza Efendi 1870 yılında evlendiler. Altı çocukları oldu. Üçü kız, üçü erkek. Çocuklarının en büyüğü 1871 yılında doğan Fatma’dır. Ailenin ilk çocuğu Fatma 1875 yılında veremden ölmüştür. Ailenin ikinci çocuğu olarak 1874 yılında doğan Ahmet ile ailenin üçüncü çocuğu olarak 1875 yılında doğan Ömer 1883 yılında salgın halinde ölüm saçan çiçek hastalığına yakalanarak ölürler. Ailenin dördüncü çocuğu 1881 yılında doğan Mustafa, bir şans eseri olarak bu çiçek hastalığına yakalanmadan salgından kurtulmuştur. 10 Kasım 1938’de ölmüştür. Ailenin beşinci çocuğu 1885 yılında doğan Makbule, “Soyadı Kanunu” dolayısıyla “ATADAN” soyadını almıştır. Atatürk’ten sonra, 1956 yılında ölmüştür. Ailenin son çocuğu 1889 yılında doğan Naciye ise 1901 yılında ölmüştür. Naciye’nin, ağabeyi Mustafa’nın yanında ayrı bir yeri vardır. Okumaya merakı yüzünden, Mustafa onu severdi. Çocuk denecek yaşta babalarını kaybedince, Zübeyde Hanım, üç yetimle birlikte ağabeyinin yanına sığınmıştı.

ŞEMSİ EFENDİ OKULU:

Küçük Mustafa 1887 yılında okula başladı. Ancak anne ve babası arasında okula başlaması konusunda bir küçük anlaşmazlık oldu.

Annesi Zübeyde Hanım, oğlu Mustafa’nın ilâhi alayları ile törenle evlerine yakın olan mahalle okuluna başlamasını istiyordu.

Babası Ali Rıza Efendi ise o gün için yeni metotlarla öğretim yapan Şemsi Efendi’nin okuluna yazdırmak istiyordu.

Atatürk’ün okula başlamasıyla ilgili hatırası şöyledir:

“Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, okula gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı annemle babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilâhilerle okula başlamamı ve mahalle okuluna gitmemi istiyordu. Gümrük Muhafaza’da memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi Okulu’na devam etmemi ve yeni usul üzerine okumama taraftardı. Sonunda babam işi mahirane bir suretle çözümledi. Evvelâ alışılmış merasimle mahalle okuluna başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle okulundan çıktım. Şemsi Efendi Okulu’na kaydedildim.”

Şemsi Efendi, o yıllarda ortaya çıkan yeni öğretim yöntemlerinin uygulandığı okulların ilk kurucuları arasında bulunmaktadır.

Şemsi Efendi, sınıfa öğretmen kürsüsü, öğrenci sırası, kara tahta, tebeşir, harita koymuştur. Dersi bunlarla işlemiştir.

Şemsi Efendi’nin Okulu, dördü ilk, dördü orta olmak üzere toplam sekiz yıllık bir okuldu.


BABASININ ÖLÜMÜ:

Mustafa bu okulda iyi eğitim alıyordu. İlkokulun son yılında, babası Ali Rıza Efendi’nin işleri kötü gidiyordu. Bundan dolayı daha fazla düşünüyordu. Gün geçtikçe hastalığı daha da artmıştı. Sonunda 28 Kasım 1893’te Ali Rıza Efendi öldü.

Zübeyde Hanım, eşinin ölümünden sonra oğlu Mustafa’yı ve kızları Makbule ile Naciye’yi yanına alarak ağabeyi Hüseyin Ağa’nın kâhyalık yaptığı Langaza’daki çiftliğe gitti.

Mustafa Kemal Atatürk bu olayı şöyle anlatır:

“Babamın vefatı, bizi ayakta tutan kuvvetli bir desteğin yıkılması gibi bir şey oldu. Adeta kendimi yalnız hissettim. Dayım bize çok iyi davrandı. Acımızı unutturabilmek için gayret gösterdi. Allah razı olsun. Çiftlik hayatına karıştım. Tarla bekçiliği yaptığım da oldu. Makbule ile beraber bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuzu ve kargaları kovmakla uğraştığımızı hiç unutmam. Dayım Hüseyin Ağa bu gibi görevleri sırf biz meşgul olalım diye bulunuyordu.”

Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı sırasında bir misafirinin bu tarla bekçiliği hikâyesine:
-“Aman efendim”, diyerek bir inanmazlık göstermesi üzerine:

-“Evet öyledir. Ben de herkes gibi doğdum, büyüdüm. Bana insanlar üzerinde bir doğuş atfetmeye kalkışmayın. Doğuşumda bir ayrılık varsa Türk oluşumdan ibarettir.”

Ailesi Mustafa’yı çiftliğe yakın Rum okullarından birine göndererek yarıda kalan eğitimini tamamlamasını düşündü. Sonra bundan vazgeçildi. Bu ara çiftliğin yazıcısı Karabet Efendi ders vermeye başladı. Ama yeterli olamayınca bundan da vazgeçildi. Sonunda Selanik’teki halasının yanına gönderildi ve okula devam etmesi sağlandı.


SELANİK ORTAOKULU:

Mustafa, Selanik’e gelince Mülkiye Rüştiyesi’ne (Ortaokulu’na) kayıt oldu. Okulun matematik öğretmeni ve müdür yardımcısı olan Hüseyin Efendi idi. Kaymak Hafız lakabıyla alınırdı. Hüseyin Efendi’nin bu lakapla hiçbir ilgisi yoktu. Dayağı bol ve acımasız, zorba bir insandı. Atatürk bu öğretmeninden şöyle bahseder:

“Berbat bir adamdı. Kendisinden çok korkardım, ya bana da bir sopa atarsa ne yapardım diye düşündüğüm zamanlar ter basardı.”

Günün birinde Mustafa’nın korktuğu başına geldi:

“Bir gün hocamız ders verirken ben bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Hoca beni yakaladı. Çok dövdü, bütün vücudum kan içinde kaldı. Büyükannem artık bu okulda okumama karşı idi.”

Hâlbuki sınıf içerisindeki bu disiplinsizlik olayında Mustafa’nın suçu yoktu. Öğretmeni Hüseyin Efendi onu haksız yere dövmüştü. Mustafa bir daha o okula gitmek istemiyordu. Annesinin, “O senin öğretmenindir, dövebilir” diye teselli etmeye çalışması bile Mustafa’yı ikna edemedi. Mustafa haksız yere dayak yemeyi kendisine yediremedi. Bir daha o okula gitmek istemedi.

Bu olaya üzülmeli mi sevinmeli mi? Biliyoruz ki, her işte bir hayır vardır. Eğer Mustafa bu dayağı yemeseydi, askeri okula gidemeyecekti. Mustafa Kemal dahi olamayacaktı. Asker olmayan bir Mustafa Kemal düşünebilir misiniz?

Annesi Zübeyde Hanım, oğlunun okuması, okulu bitirince de babası gibi ticaret ile uğraşmasını istiyordu. Dayak olayından sonra bu düşüncesi gerçekleşmeyecekti. Çünkü Mustafa’nın bütün düşüncesi asker olmaktı. Annesinin ısrarı karşısında “Ben omzumda basma topları taşıyamam. Ben asker olacağım” demiştir.

SELANİK ASKERÎ ORTAOKULU:

Mustafa, annesiyle bu tartışmayı yaparken, annesinden habersiz Selanik Askeri Rüştüyesi’nin (Ortaokulu’nun) sınavlarına girdi ve kazandı.
Selanik Askeri Rüştiyesi (Ortaokulu) yeni ve çok güzel bir binada idi. O zaman kuvvetli öğretimi ve disiplini ile şöhret bulmuştu. Öğretim üyelerinin çoğunluğu aydın fikirli subaylardan oluşuyordu. Selanik’te gözde bir okuldu.

Atatürk, bu okula girişini şöyle anlatmaktadır:
“Binbaşı Kadri Bey isminde bir komşumuz vardı. Oğlu Ahmet Bey Askeri Rüştiyesi’ne devam ediyor ve okul elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe, ben de askeri elbise giymeye hevesleniyordum.

Sonra sokaklarda zabitler görüyordum. Bu dereceye gelmek için takip edilmesi gereken yolun Askeri Rüştiye’ye girmek olduğunu anladım.

O sırada annem Selanik’e gelmişti. Askeri Ortaokula girmek istediğimi söyledim. Annem askerlikten çok korkuyordu. Asker olmama şiddetle engel oluyordu. Kabul imtihanı (sınavı) zamanı gelince ona sezdirmeden kendi kendime Askeri Ortaokul imtihanına girdim. Böylece anneme karşı bir emrivaki yaptım.”

Bu oldubitti karşısında annesi Zübeyde Hanım şunları anlatmaktadır:

“Oğlum Mustafa, benim karşı koymama rağmen askeri okula girmeye pek istekliydi. Bir gece rüyamda Mustafa’yı bir altın tepsi üzerinde, bir minarenin âleminde gördüm. Hemen minarenin altına koştum. Birisi bana ‘oğlunun askeri okula gitmesine izin verirsen onun yeri burasıdır, eğer razı olmazsan aşağıya atacağız...’ dedi. Ben bu rüyanın etkisi altındaydım. Hâlbuki oğlum giriş sınavını bile kazanmış, bana bir oldubittiyi bildirecekti. Okula kayıt olabilmesi için benim izin vermem ve imzam gerekliymiş. Mustafa’m çok akıllı bir çocuktu. Bana sınav müjdesini verdikten sonra gönlümü almak için ve konuşmama da zaman bırakmadan sordu:

-Anne... Ben doğduğum gün babam bana ne armağan etmişti?

Biraz düşündüm ve:

-Bir kılıç.

-O kılıcı siz nereye koymuştunuz anne?

-Kundağının başucuna, dedim.

Mustafa’m gözleri yaşlı olarak sözlerine şöyle devam etti:

-Anneciğim, demek babam beni asker yapmak istemişti. Ben asker olarak doğdum ve asker olarak da öleceğim.

Oğlumun bu sözlerinden çok duygulandım. Zaten gördüğüm rüyanın da etkisi altındaydım. Düşüncemi şöyle dile getirdim:

-Galiba haklısın oğlum. Sana izin veriyorum. Hakkında hayırlısı olsun.

Mustafa sabırsızlık içinde beklediği bu cevabı alınca çok sevindi. Mavi gözleri ışıl ışıl parladı, elimi öperek teşekkür etti, gönlümü de almış oldu. Mesele bu oldubitti ile çözümlenmiş ve sonuç da tatlıya bağlanmıştı.”

Giriş sınavlarındaki başarısı sebebiyle öğretim süresi dört yıl olan okulun üçüncü sınıfına kayıt oldu.

Mustafa’nın bu okula yazılması ile adını tarihin altın sayfalarına yazdıracak bir kahramanın yetişmesi için ilk adım atılmış oldu. Eğer Kaymak Hafız haksız yere Mustafa’yı dövmeseydi, Mustafa Askeri Ortaokula belki de giremeyecekti. Ama her şeyde bir hayır vardır. Bu haksız dayağın da hayrı bu olmuştur.

Mustafa, parlak zekâsıyla kısa sürede bütün dikkatleri üzerine çekmesini bildi.

“Rüştiye’de en çok matematik dersine merak sardım, az zamanda bize bu dersi veren öğretmenim kadar, belki daha çok bilgi sahibi oldum. Derslerin üstünde problemlerle uğraşıyordum. Öğretmen de yazılı cevaplar veriyordu.

Öğretmenimin adı Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri idi. Bir gün bana dedi ki:

-Oğlum senin de adın Mustafa, benim de. Bu böyle olmayacak, arada bir fark olmalı. Bundan sonra senin adının sonuna bir “KEMAL” ekleyelim. Adın Mustafa Kemal olsun, dedi. O günden beri adım Mustafa Kemal’dir.”

Mustafa Kemal’deki cevheri ilk fark eden insan bu matematik öğretmenidir. Mustafa Sabri Bey, küçük Mustafa’daki ışığı görmüş, ondaki büyüklüğe değer vermiştir. Hatta “arada bir fark olsun” diyerek kendisiyle bir öğrenciyi denk tutmuştur. Öğretmen Mustafa Sabri Bey, küçük Mustafa’nın kendisinden de üstün bir insan olduğunu göstermek için de ona yeni bir ad vermiştir: Kemal. Bu günden itibaren adı Mustafa Kemal olmuştur. Yıllar sonra Mustafa Kemal’e bir ad daha verilmiştir. “Soyadı Kanunu” ile TBMM, Türk Milleti adına kendisine ATATÜRK soyadını verdi.

Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’nin (Ortaokulu’nun) 43 mevcutlu son sınıfından dördüncü olarak mezun oldu. Okulu bitirdiği zaman 15 yaşında idi.

Son sınıf bitirme sınavlarına gözcü olarak gelen Hasan Bey adında bir Kurmay, Mustafa Kemal’e lise öğrenimini nerede yapacağını sordu. Mustafa Kemal İstanbul’a gideceğini söyleyince:

-Hayır, dedi. Manastır’a gidin. Daha iyi yetişirsiniz.

MANASTIR ASKERÎ LİSESİ:

Mustafa Kemal, Kurmay Hasan Bey’in sözünü dinleyerek, İstanbul’a gitmekten vazgeçerek Manastır Askeri Lisesi’ne gider.

“Manastır Askeri Lisesi’nde matematik pek kolay değildi. Bununla meşgul olmaya devam ettim. Fakat Fransızca’da geri idim. Hoca benimle çok meşgul oluyor, acı ihtarlarda bulunuyordu. Bu ihtarlar benim çok gücüme gitti. İlk tatil zamanında çare aradım; üç ay gizlice Selanik’teki Frerler Okulu’nun özel sınıfına devam ettim. Böylece okul derslerine oranla fazla derecede Fransızca öğrendim.”

Mustafa Kemal, Manastır Askeri Lisesi’nde, düşüncelerinde yeni kapılar açacak, yeni fikirlerle tanıştıracak olan Ömer Naci ile tanıştı.

“Merhum Ömer Naci, Bursa Askeri Lisesi’nden kovulmuş bizim sınıfa gelmişti. Ömer Naci daha o zamanlar şiir yazmakta idi. Bir gün benden okumak için kitap istedi. Verdiğim kitaplarımın hiç birini beğenmeyişi zoruma gitmişti. Ömer Naci ile tanışana kadar edebiyata karşı ilgim yoktu. O zaman şiir ve edebiyat diye bir şey olduğunu anladım, bununla meşgul olmaya başladım.

Eğer Kitabet Hocamız Alay Emini Mehmet Asım Efendi imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: “Bak oğlum Mustafa, dedi. Şiiri falan bırak. Bu iş senin iyi bir asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma. O hayalperest bir çocuk. İlerde belki iyi bir şair ve hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez. Hocamın ne kadar haklı olduğunu olaylar ispat etti. Ömer Naci kurmay olamadı.”

Mustafa Kemal’in hayat çizgisinde, yetişme ortamında önemli yeri olan insanlardan birisi Ömer Naci ise diğeri de Kitabet Hocası Mehmet Asım Efendi’dir.

Ömer Naci, Mustafa Kemal’i edebiyatla tanıştırmıştır. Şiiri sevdirmiştir. Güzel konuşma hevesini kazandırmıştır. Namık Kemal’i tanıtmış, onun şiirlerini gizlice okutmuştur. Mustafa Kemal, edebiyata ve şiire fazlaca dalınca, öğretmenlerinin dikkatini çeker. Mustafa Kemal’deki ışığı görenlerden biri Mehmet Asım Efendi olduğu için duruma el koymuştur. Mustafa Kemal’in iyi bir asker olmasını, kurmay olmasını istemiştir.

Mustafa Kemal, Manastır Askeri Lisesi’nde tarihe ve özellikle Türk tarihine merak sardı. Bunda tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey’in etkisi büyüktür. Mehmet Tevfik Bey değerli ve milliyetçi bir Türk subayı idi. Türk tarihini iyi biliyor ve öğrencilerine tarih zevkini veriyordu. Mustafa Kemal, Türk tarihini bütün genişliği ve derinliği ile kavramış bulunan öğretmeninden daima saygı ile bahsetmiştir. Bir gün, arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a:

-Tevfik Bey’e minnet borcum vardır. Bana yeni bir ufuk açtı, demiştir.

Atatürk tarih öğretmeni Mehmet Tevfik Bey’i cumhuriyet döneminde Diyarbakır Milletvekili ve Türk Tarih Kurumu üyesi yapmıştır.

Manastır çevresinde Sırp ve Bulgar çeteleri dağa çıkıyorlar, Türk köylerini basıyorlar, yağmalıyorlardı. Köylüleri öldürüyorlardı. Mustafa Kemal’in içine ilk defa bu lisede vatan kaygısı çöktü.

1897 OSMANLI-YUNAN SAVAŞI:

15 Şubat 1897 tarihinde Yunan askerleri Girit’i işgal ettiler. Bunun üzerine 17 Nisan’da Osmanlı-Yunan savaşı başladı. Osmanlı ordusu büyük başarı sağladı. Mayıs ayında Yunan ordusu çok zor durumda kaldı. Rusya’nın araya girmesi üzerine Osmanlı ordusunun son taarruzu durduruldu. Barış yapıldı. Ancak galip olduğumuz halde çok ağır barış şartlarını kabul ettik.

Bu savaş sırasında Mustafa Kemal 16 yaşındadır ve arkadaşları da gönüllülere katılmak istediler. O günleri şöyle anlatır:

“Gençliğimin en heyecanlı günlerini yaşadım. Küçük yaşıma bakmadan gönüllüler arasına katılmak istiyordum.”

Gençler davul zurna sesleri arasında, ellerinde bayrakları ile cepheye koşuyorlardı. Aralarında bıyıkları henüz terleyen çocuklar da vardı. Bazı arkadaşlarının anlattıklarına göre o da arkadaşlarından biri ile okuldan kaçtı. Katılacakları bir kıta ararken gece vakti bir kapı önüne geldiler. Mustafa Kemal kapı tokmağını vurdu. Kapıyı açan kadın sesini çıkarmadan içeri çekildi. Sonra lambayı gençlerin yüzüne tutarak:

-Mustafa, sen burada ne arıyorsun? dedi.

Bu Selanik’te uzun süre kalmış, Zübeyde Hanım’ı tanıyan bir Bulgar kadını idi. Mustafa’yı içeri alarak:

-Nereye gidiyorsun? dedi.

-Cepheye... Yunanlılarla çarpışmaya.

-Sen bir öğrencisin, senin yerin okuldur. Okumaya bak.

Dost, iyi yürekli bir kadın, Mustafa Kemal ile sohbet edip öğüt vererek onu bu yersiz kararından caydırmayı başarır. Mustafa Kemal de bu aile dostu kadının uyarılarına saygı gösterip, tekrar okuluna döndü.

Bu savaşta Yunan ordusu perişan edilip ezilmiştir. Ama Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın baskısı altında padişah, Türk ordusunun kazandığı zafere rağmen öne sürülen barış şartlarını kabul ederek imzalar. Girit adası da tamamen kaybedilir. Bu durum Manastır’da eziklik yaratır. Mustafa Kemal şöyle anlatır:

“Bu acı gerçek, o zaman padişah olan Abdülhamit’e karşı içimde ilk tepkiyi filizlendirdi.
Öğretmenlerimiz bize bütün Yunanistan’ın işgalinin mümkün olduğunu söylemişlerdi. Barış haberi gelince, aydın düşünceli okul subaylarımız büyük üzüntü duydular. Biz onların mimiklerinden bu acıyı anlıyorduk. Fakat bir şey soramıyorduk. Yalnız arkadaşım Nuri Conker, genç bir subayın: ‘Böyle olmamalıydı. Yazık, çok yazık!’ diyerek ağladığını anlattı. Manastır sokaklarında yine şenlikler yapılıyordu. Yine ‘Padişahım çok yaşa!...’ avazeleri yükseliyordu. Ben ilk defa bu dileğe katılmadım.

Üzüntümü inatçı bir şekilde derslerime çalışmakla avutuyordum. Sınıfın birincisi, ikincisi olabilmek için hepimizde hızlı bir çaba vardı.”

O günlerde, her yerde Osmanlıca kullanılıyordu. Sadece halk, kendi arasında Türkçe kullanıyordu. Bazı aydınlar, Türkçe kullanarak, bunu yaygınlaştırmak istiyorlardı. İşte bu günlerde, Selanik’te “Rehber” adlı bir çocuk dergisi yayınlanıyordu. Bu dergiyi çıkaranlar da Türkçe’ye özen gösteriyordu. Her sayısında çocukları okumaya alıştırmak için etkinlikler yapılıyordu. Fen ve matematik ile ilgili sorular ve bilmeceler soruyordu. Bunlara doğru cevap veren çocukların adları bir sonraki sayıda yayımlanmaktaydı. Mustafa Kemal de bu derginin okuyucuları arasındaydı. Rehber dergisinin 03 Haziran 1897 ve 24 Kasım 1897 tarihli sayılarında sorulan soruları çözenler arasında Manastır Askeri Lisesi son sınıf öğrencisi Mustafa Kemal’in adı da bulunuyor. Bu da gösteriyor ki, Mustafa Kemal o yaşta okumaya, incelemeye ve araştırmaya meraklı, o yıllardaki etkiyle Türkçecilik akımına ilgilidir.

Mustafa Kemal kendisini derslerine verip sıkı çalışmasının ödülünü Manastır Askeri Lisesi’ni ikincilikle bitirerek aldı.

İSTANBUL HARP OKULU:

Mustafa Kemal, Manastır Askeri Lisesi’ni bitirince İstanbul’a geldi. Pangaltı’da olan Harp Okulu’nun piyade sınıfına 1283 apolet numarasıyla kayıt oldu.

Mustafa Kemal, Harp Okulu’nda iki ay içinde kendini tanıttı. Üstünlüğünü kabul ettirdi. Sınıfının çavuşu oldu. Ancak gençlik ve İstanbul, Mustafa Kemal’in derslerle olan bağlantısını zayıflattı. Kendisi bunu şöyle anlatır:

“Lisede iken inatla çalışıyorduk. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimiz gayret içinde idik. Harp Okulu’nda matematik merakım devam etti. Fakat birinci sınıfta saf gençlik hayallerine kapıldım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.”

Mustafa Kemal, sınıf çavuşu olduğu günlerde, sınavları kazanarak okula yeni gelen Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Kemal’in sınıfına kayıt oldu. Mustafa Kemal, sınıf çavuşu olarak Ali Fuat Cebesoy’a rehberlik yaptı.

Ali Fuat Cebesoy, okuldaki ilk gününü şöyle anlatır:

“Harp Okulu’nun müdürü İbrahim Bey, nöbetçi subaylardan birini çağırdı:

-Salacaklı Ali Fuat Efendi sınavlarını vererek okula kabul edildi. Kendisini birinci sınıfın birinci kısmına götür, emrini verdi.
Nöbetçi subayı önde, ben arkasında okulun koridorlarını geçtik.

Kendi odasına geçtiğimiz zaman nöbetçi subayı hademelerden birine:

-Birinci sınıfın birinci kısım çavuşu Mustafa Efendi buraya gelsin, emrini verdi. Sonra bana döndü:

-Mustafa Efendi, sizden birkaç ay önce Manastır Askeri Lisesi’nden geldi. Çalışkan, halûk ve zeki bir çocuktur. Onunla iyi anlaş.

Kısa bir müddet sonra içeriye on yedi, on sekiz yaşlarında sarı saçlı, parlak mavi gözlü, sarı bıyıklı, pembe yanaklı, zayıfça bir çocuk girdi. Giydiği şık Harbiyeli elbisesini düzgün vücuduna pek yakıştırmıştı. Vakurdu. Nöbetçi subayını selâmladı.

-Emredin efendim.

-Senin takımın birinci mangasına sınavla kabul edilen Salacaklı Ali Fuat Efendi’nin kaydını yaptık. Alıp gidin. Kendine ne şekilde hareket etmesi gerektiğini güzelce anlatın. Askeri liseden gelmediğini de dikkate alın.

Sarı saçlı, sarı burma bıyıklı genç Harbiyeli ayaklarını birbirine vurdu.

-Emredersiniz efendim, baş üstüne efendim.

Sonra bana döndü. Gayet nazik bir tavırla:

-Buyurun arkadaş, gidelim, dedi.

Bu arkadaşlık, sağlam bir dostluğa dönüştü.”

Mustafa Kemal, ikinci sınıfa geçtikten sonra derslerine daha fazla sarılmıştı. Şiiri, bırakmışsa da iyi konuşmak başlıca hevesleri arasında idi. Mustafa Kemal, ikinci sınıf günlerini şöyle anlatmaktadır:

“Teneffüs saatlerinde hatiplik yapardık. Ellerimizde saat, bu kadar zaman sen, bu kadar zaman ben, diye yarışma ve tartışmalar tertiplerdik.”

1901 yılında Harp Okulu’nun üçüncü sınıfına geçti. Bu sınıfta, Mustafa Kemal ve arkadaşlarında memleket kaygısı almıştı. Derslerin dışında memleket meseleleriyle ilgilenmeye başladılar. Olayların önemini kavradıkça, “memleket nereye gidiyor?” endişelerine düşmeye başladılar.

Üçüncü sınıf günlerini Mustafa Kemal şöyle anlatır:

“Harbiye senelerinde siyaset fikirleri baş gösterdi. Vaziyet hakkında henüz nafiz bir görüş oluşturamıyorduk. Sultan Hamit devri idi. Namık Kemal’in kitaplarını okuyorduk. Takibat sıkı idi. Ekseriyetle ancak koğuşta yattıktan sonra okuma imkânı buluyorduk. Bu gibi vatansever eserleri okuyanlara karşı takibat yapılması, işlerin içinde berbatlık bulunduğunu ihsas ediyordu. Fakat bunun mahiyeti gözlerimiz önünde tamamıyla belirmiyordu.”

O yıllarda her yerde jurnalciler vardı. Herkes takip ediliyordu. Yaptığınız her hareket bildiriliyordu. Namık Kemal ve onun gibi vatansever yazarların eserlerinin okunması yasaktı. Bu kitapları okumak, bulundurmak yasak olan kitapları ancak gece, herkes yattıktan sonra okuyabiliyorlardı.
Üçüncü sınıf günlerini arkadaşı Ali Fuat Cebesoy da şöyle anlatmaktadır:

“Üçüncü sınıfta derslere başladığımız zaman artık genç dimağlarımız derslerden başka şeylerle de ister istemez meşgul oluyordu. Günde birkaç defa “Padişahım çok yaşa!” diye bar bar bağırdığımız devrin padişahı Sultan Abdülhamit gözümüzden yavaş yavaş düşüyordu. Tıbbiyeci genç ve aydın hürriyet taraftarlarının sürgünlere gönderildiğini duydukça adeta feveran ediyorduk. Bir gün bizim de başımıza böyle bir şey gelebilirdi. Devlet idaresinin iyi işlemediğini, suiistimallerin alıp yürüdüğünü, memurların ve subayların maaşlarını alamadıklarını buna mukabil saraya mensup sırmalı hafiyelere maaşlarından başka keseler dolusu altın verildiğini haber aldıkça, Sultan Hamit’e karşı, esasen pek de kuvvetli olmayan güvenimiz büsbütün sarsılıyordu.

Ordunun fena eller idaresinde değer ve itibarını kaybettiğini görüyorduk.

Donanma da kara ordusundan pek farklı değildi. Fakat kimse ortaya çıkıp:

-Nereye gidiyoruz, memleketi nereye götürüyoruz? diye soramıyordu. Sormak cesaretini gösteremiyordu. Çünkü padişahtan ve onun hafiyelerinden korkuyorlardı.”

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Harp Okulu’nda siyasetle daha yakından ilgilendiler. Namık Kemal’in şiirlerini okurken anlamını daha iyi kavrıyorlardı. Hürriyet mücadelesine daha fazla destek veriyorlardı. Bu kavramların anlamını öğrendikçe, aldıkları risk de artıyordu.
Harp Okulu’nun üçüncü sınıfında Mustafa Kemal için en önemli olay, hürriyet meselesi idi. Ancak, daha önemlisi, Mustafa Kemal hürriyet için mücadele etmek gereğine inanıyordu. Bu mücadeleyi nasıl yapmalı? Mustafa Kemal’e göre ülke çapında hürriyetçi teşkilâtlar kurulmalı idi. Bunu da Harp Okulu’ndan mezun olup Akademi’ye giremeyenler yapmalıdır. Bunlar ordu görevine atanınca, gittikleri yerlerde hürriyetçi teşkilatlar kurmalıydılar. Daha sonra Akademi’den mezun olan arkadaşları ordu görevine başladıkları zaman, bu teşkilâtları ordu içinde yayabilirlerdi. Ama bu noktada Mustafa Kemal için daha önemli bir amaç vardı: Harp Okulu’nu bitirince Harp Akademisi’ni kazanabilmek. Çünkü biliyordu ki, Harp Akademisi’ni kazanamazsa, mesleğinde yükselemezdi. Bu sebeple Akademi’yi mutlaka kazanmalıydı. Bunun için de çok çalışmalıydı.

Üçüncü sınıf kalabalıktı. Bunlardan ancak pek az bir kısmı Harp Akademisi’ne girebilecekti. Geri kalanlar tayin edilecekleri kıtalara dağıtılacaklardı. Mustafa Kemal, bunlardan emniyet ettiklerine daha şimdiden gittikleri yerde teşkilât kurmaları için telkinlerde bulunuyordu. Bir gün arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a:

-Fuat, demişti. Biliyorum, bu arkadaşlar erkânıharp olmayacaklar. Fakat bizlere nazaran daha avantajlı durumda bulundukları da muhakkak. Çünkü bizden önce ordu saflarına katılacaklar. Eğer Rumeli’ye giderlerse, erkânıharp çıktığımız zaman bizim için bir zemin ve vasat hazırlamış olacaklardır.
Mustafa Kemal muhakkak kurmay subay olacağına, yani Harp Akademisi’ne gireceğine inanıyordu. Bunun için de oldukça çok çalışıyordu. Bir gün:
-Ya erkânıharp olmazsan ne yaparsın?

Diye yarı şaka yarı ciddi takılan sınıf arkadaşını derhal susturdu:

-Seni bilmiyorum, fakat ben muhakkak erkânıharp olacağım.

Ali Fuat Cebesoy, üçüncü sınıf günlerindeki çalışmaların bir bölümünü şöyle anlatmaktadır:

“Harp Okulu’nda teşkilâtın ilk nüvesini kurduk. Tabiî gizli olarak, Mustafa Kemal’e benden başka yardım edenler arasında Muhittin Baha Pars’ın ağabeyi İsmail Hakkı ile Ömer Naci ve birkaç arkadaş daha vardı. İsmail Hakkı şairdi, güzel yazı yazıyordu. Ömer Naci ise hatipti, güzel konuşuyordu. Arkadaşları üzerinde şayanı hayret bir telkin kudreti vardı. Sesinin tonu da çok tatlı idi.

Fikirlerimizi, toplamı binleri aşan Harp Okulu öğrencilerine aşılamak için sınıfta el yazısı ile bir dergi çıkarmaya karar verdik. Bu görevi, başta Mustafa Kemal olmak üzere Ömer Naci ile İsmail Hakkı ve diğer bazı arkadaşlar üzerlerine almışlardı. Üçüncü sınıfta, bu dergilerden iki veya üç sayı çıkarabildik.”

Bunları hangi şartlarda yaptıklarını düşünürsek, ne ile karşı karşıya olduklarını daha iyi anlarız.

O günlerde hürriyetçi fikirleri konuşmak yasaktı. Herkesin peşinde bir hafiye vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu çalışmalarını yaparken yakalansalar, bırakın Harp Akademisi’ne girmeyi, Harp Okulu’ndan dahi atılırlardı. Yani asker bile olamazlardı. Cezalandırılıp hapse gönderilirlerdi. Ancak, Mustafa Kemal ve arkadaşları bu dergiyi çıkartırken korkulu bir rüya ile karşılaşmadılar.

Mustafa Kemal 10 Şubat 1902’de Harp Okulu’nu bitirdi. 1472 sicil numarasıyla okul sekizincisi olarak Harbiye’den mezun olduğunda 21 yaşında idi.

HARP AKADEMİSİ:

Harp Okulu’ndan üstün derece ile mezun olanlar, o zaman uygulanan sisteme göre, yine aynı binada bulunan ve bugünkü Harp Akademisi’ne esas teşkil eden Erkânı Harbiye sınıfına devam ederlerdi. Bu sınıfa devam edenlere de erkânıharp denilirdi. Harp Akademisi’nin süresi üç yıldı.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Harp Okulu’nda iken çıkardıkları el yazması dergiyi Harp Akademisi’nde de çıkarmaya devam ettiler. Ekibin reisi yine Mustafa Kemal idi. Sorumluluğun en ağır yükü de O’nun omuzlarında idi.

Akademi birinci sınıfının yanında, okullarında Teğmen çıkan veterinerlerin Yüzbaşı olarak orduya katılabilmek için eğitimlerini tamamladıkları bir ders odası vardı. Dergi bu odada hazırlanır, sonra gizlice elden ele geçerdi. Sarayın korkunç hafiyelerinden biri nasılsa haber alıp ihbar eder. Okul Komutanı Ali Rıza Paşa çağrılıp bir güzel azar yerse de okulda böyle şeyler olmadığını söylemekten vazgeçmedi. Bir gün kendisi ders odasını bastı, hepsini suçüstü yakaladı. Başarılı bir asker değildi. Ama vicdanlı ve namuslu bir kimse idi. Eğer isteseydi hepsinin askerlik mesleğinin son bulacağına şüphe yoktu. Dergiyi görmezlikten geldi. “Ne diye başka şeylerle uğraşıp derslerinize çalışmıyorsunuz ?” demekle yetindi.

Mustafa Kemal’in yetiştiği ortamda izi olan insanlardan biri, Harp Akademisi Komutanı Ali Rıza Paşa’dır. Çünkü bu komutan, Mustafa Kemal’in askerliğini yakabilirdi. Bunu yapmadı. Ali Rıza Paşa saraya yakın bir insan olsaydı, bunu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının gözlerinin yaşına bakmadan yapardı. Bu vatansever insan, bu istikbal vadeden gençleri harcamamış, saraya teslim etmemiştir.

Bu dönemde, Mustafa Kemal’deki cevheri gören, bunu söyleyen insanlardan biri de Tuğgeneral Osman Nizami Paşa’dır.

Mustafa Kemal, sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoylarda Tuğgeneral Osman Nizami Paşa ile tanıştı. Bu paşa, yeni tanıştığı Mustafa Kemal’den etkilendi ve onun hakkında bir kehanette bulundu. Mustafa Kemal’in büyük bir devlet adamı olacağını açıkladı.

Bu tanışmayı ve konuşmaları Ali Fuat Cebesoy şöyle anlatmaktadır:
“Kuzguncak’ta yeni yaptırdığımız binaya taşınmıştık. Birkaç hafta sonra babam:

-Mustafa Kemal Efendi’yi göreceğim geldi. Beklediğimi kendisine söyle ve al getir.

Dedi.

1902 Haziran ayı sonlarına doğru bir perşembe günü Mustafa Kemal ile beraber Kuzguncuk’a geldik. Babam evde yoktu. Mustafa Kemal akşam yemeğini bizde yiyecek, yemekten sonra İstanbul’a dönecekti. Harp Akademisi birinci sınıfa geçmiş bulunan Ali Fethi Okyar ile randevusu vardı. Biraz istirahattan sonra Boğaz’a gezmeye çıktık. Döndüğümüz zaman babamı evde bulduk. Elini öpen arkadaşımın o da yüzünden gözünden öptü.

-Oğlum, burası senin evin sayılır, ne için sık sık gelmiyor da davet bekliyorsun ?

Diye serzenişte bulundu. Arkadaşım Mustafa Kemal yemekten sonra İstanbul’a dönmek zorunda olduğunu söylediği zaman izin vermedi:

-Katiyen olmaz. Yarın Fuat’la dönersiniz. Hem sizi çok değerli bir Tuğgeneral ile tanıştıracağım. Kendisine birkaç defa senden bahsettim. Alâka gösterdi ve bu çocuğu görmek isterim, dedi. Yarın bize öğle yemeğine gelecek.

Babam sonra arkadaşı Osman Nizami Paşa hakkında bilgi verdi. Paşa ağırbaşlı, iyi eğitim görmüş bir subaydı. Komutanlıktan çok kendini fenne vermiş bir askerdi. Almanca ve Fransızca’yı ana dili gibi bilirdi. Alman ve Fransız edebiyatı konusunda bilgisi vardı. İngilizce’yi de kusursuz konuşuyordu.

-Biraz menfi yaratılışlıdır, dedi.

Babamın bundan neyi kastettiğini anlayamadım. Yalnız kendisiyle serbestçe konuşmamızı tavsiye etti.

Osman Nizami Paşa, Meşrutiyet yıllarında Berlin’de büyükelçilik, Balkan Savaşı’nda Sait Halim Paşa Hükümeti’nde kısa bir süre Nafıa Nazırlığı (Bayındırlık Bakanlığı) yapmıştır.
Ertesi gün öğleden evvel Osman Nizami Paşa ile Mustafa Kemal tanıştı. Paşa konuşmaktan çok dinlemeyi seven bir kişiydi. Fakat o gün temkinli olmakla beraber çenesi biraz da olsa açılmıştı. Ancak ihtiyatı elden bırakmamaya gayret ediyordu. Konuşmaların ruhu memleketin fenaya doğru gitmekte olan durumu idi. Osman Nizami Paşa’ya göre Sultan Abdülhamit vehimli ve idarei maslahatçı bir hükümdardı. İstibdat idaresinin değişeceğine, hatta yumuşayacağına dair onda hiçbir belirti yoktu.

Mustafa Kemal, Osman Nizami Paşa’nın gelecek hakkındaki sözlerini hayretle ve irkilerek dinliyordu. Osman Nizami Paşa:

-İstibdat idaresi bir gün elbette yıkılacaktır. Fakat onun yerine Batılı manada bir idare gelip memleketi her bakımdan acaba kalkındıracak mıdır ? Ben buna inanmıyorum.

Dedi. Mustafa Kemal’in hayreti bir kat daha arttı. Osman Paşa, Sultan Abdülhamit’in adamlarından biri olamaz mı idi ? Acaba gene Harbiyelinin ağzını mı arıyordu ? Bununla beraber Mustafa Kemal şu cevabı verdi:

-Paşa hazretleri, Batılı manalı idareler de zamanla gelişmişlerdir. Bugün uyur gibi görünen milletimizin çok kabiliyetli bir cevheri vardır. Fakat bir inkılâp vukuunda bugün işbaşında olanlar, yerlerini korumaya kalkarlarsa, o vakit buyurduğunuzu kabul etmek lâzım gelir. Yeni nesiller içerisinde her hususta itimada lâyık insanlar çıkacaktır.

Osman Nizami Paşa buna cevap vermedi. Yüzünden de tasvip edip etmediğini anlamak mümkün değildi. Yemeğe oturduk. Bu konuşma bir daha açılmadı. Yalnız Mustafa Kemal’e bazı sorular sordu. Arkadaşımın verdiği cevapları yakın bir ilgi ve dikkatle dinledi.

-Mustafa Kemal Efendi oğlum. Görüyorum ki İsmail Fazıl Paşa seni takdir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen, bizler gibi yalnız erkânıharp subayı olarak normal bir hayata atılmayacaksın. Keskin zekan ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzerinde etkili olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma. Sende memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.

Esasen mahcup olan arkadaşım Mustafa Kemal, bu övgü karşısında başını önüne eğdi:

-Paşa hazretleri, asla lâyık olmadığım iltifatı gösterdiniz.

Diye teşekkür etti. Osman Paşa’nın uzattığı eli saygıyla öptü.

Gerçekten Osman Nizami Paşa yanılmadı. Mustafa Kemal, devletin başına gelen en büyük adam oldu.”

Mustafa Kemal, Aralık 1904’te Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi’ni bitirdi. 24 yaşında idi. 37 kişi arasında okul beşincisi oldu.

Üç yıllık ders notlarına göre okulun şeref tabelası şöyleydi:

Birinci-İhsan Cihangir (Birinci Dünya Savaşı sonlarında 6. Ordu, İstiklâl Savaşı’nda Büyük Taarruz’dan kısa bir süre önce 1. Ordu Komutanlıklarında bulunan General Ali İhsan Sabis.).
İkinci-Asım Kütahya (Genelkurmay İkinci Başkanlığı’ndan emekli Asım Gündüz.).
Üçüncü- Tevfik Selânik (Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan pek değerli bir subaydı. Genç yaşında Selânik’te vefat etti.).
Dördüncü- Hayri Davutpaşa (General).
Beşinci- Mustafa Kemal Selânik (Atatürk).
Altıncı- Mustafa İzzet Çanakkale (Emekli Albay.).
Yedinci- Ali Seydi Kava (Albay).
Sekizinci- Ali Fuat Salacak (General Ali Fuat Cebesoy).
Dokuzuncu- Şevki Kıztaşı (Binbaşı).
Onuncu- Süleyman Şevket İzmir (Prag sefiri).
On birinci- Sedat Üsküdar (General).
On ikinci- Kemal Ohri.
On üçüncü- Müfit Kırşehir (Cumhuriyet döneminde milletvekili Müfit Özdeş.).
TUTKLANMASI:

Mustafa Kemal ve arkadaşları Harp Akademisi’ni bitirip tayin beklerken yine boş durmadılar. Ordu görevine başlayınca neler yapabilecekleri konusunda çalıştılar. Ancak, aralarına giren bir hafiye onları yakalatarak tutuklanmalarını sağladı. Mustafa Kemal bu olayı şöyle anlatmaktadır:

“Yüzbaşı olarak okuldan çıktıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz süre içinde bu işlerle daha iyi uğraşmak için bir arkadaş adına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketimizin hepsi takip olunuyor ve biliniyordu.

Bu sırada Fethi Bey adlı eski arkadaşlardan subay iken askerlikten çıkarılmış bir zat karşımıza çıktı. Kendisinin sefaleti halinden, yardıma muhtaç olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından bahisle bize sığındı. Biz de bu zatı sahip olduğumuz apartmanda yatırmaya, yardım etmeye karar verdik. İki gün sonra kendisinin talebi üzerine bir yerde buluşup görüşecektik.

Gittiğim zaman yanında Mabeyn’den bir de yaver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey namında bir zat vardı. Derhal götürmüşler. Bir gün sonra da bizi tevkif ettiler. Fethi Bey meğer İsmail Fazıl Paşa’nın hafiyesi imiş. Bir müddet yalnız surette mahpus kaldım. Sonra mabeyne götürdüler, sorguya çekildim. İsmail Paşa, başkatip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. Anladık ki gazete çıkardığımızdan, hülâsa bütün bu işlerden dolayı suçlu bulunuyorduk. Daha evvelki arkadaşlar itiraflarda bulunmuşlar. Birkaç ay bizi tutuklu tuttuktan sonra bıraktılar. Serbest bırakılmamızın Rıza Paşa’nın mesaisi sonucunda olduğunu kendisi söyledi. Birkaç akşam sonra çağırdı. Her şeyi bildiğini, bizi müdafaa mecburiyetinde kaldığını, bundan sonra dikkatli davranmamız lâzım geldiğini samimi surette ihtar etti.

Birkaç gün sonra Erkânıharbiye (Genelkurmay) dairesine bütün erkânıharp arkadaşları çağırdılar. Birbirine eş seviyede Edirne ve Selânik’e, yani o zamanki İkinci ve Üçüncü Ordulara gönderilmemiz kararlaştırılmıştı. Kura çekileceğini, fakat aramızda anlaşırsak, kuraya lüzum kalmayacağını söylediler. Ben arkadaşlara işaret ettim. Biraz konuştuk. Bu anlaşma sonucunda İkinci ve Üçüncü Ordulara gidecekleri ayırdık.

Bu hareketimizi aramızda teşkilât bulunduğuna delil saydılar. Beni Suriye’ye sürdüler.”

Genç Yüzbaşı Mustafa Kemal, hafiyelerin teşkilâtçılıkla suçlamalarından ve tutuklandıktan sonra, hakkında verilen hükümde “memleketine kolay vasıtalarla gidemeyeceği bir bölgede hizmet görmesi” kaydı konuldu. Bu sebeple Suriye’deki 5’inci Ordu’ya tayin oldu.

KAYNAKLAR

Prof. Dr. A. Afetinan, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1000 Temel Eser Millî Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1971.
Prof. Dr. A. Afetinan, Mustafa Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XXIII. Dizi. Sa. 7, Ankara, 1983.
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. 3, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları:1, Ankara, 1989.
Falih Rıfkı Atay, Çankaya,
Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, c. 1, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1981.
Osman Bircan, Belge ve Fotoğraflarla Atatürk’ün Hayatı, TC. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara,
Gen. Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, 2. Baskı, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1981.
M Erenli, Atatürk 1 Vatan ve Hürriyet, Yapı Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 1981.
Hamza Eroğlu, Atatürk Hayatı ve Üstün Kişiliği, TC. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997.
Görsel Büyük Genel Kültür Ansiklopedisi, c. 2, İstanbul,
Mango, Andrew, Atatürk, Sabah Kitapları, İstanbul, 2000.
Meydan Larousse Ansiklopedisi, c. 1, Meydan Yayınları, İstanbul, 1983.
Mikusch, Dagobert von, Gazi Mustafa Kemal Avrupa ile Asya Arasındaki Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1981.
Naci Kasım, Türk’ün Altın Kitabı Gazi’nin Hayatı, İstanbul Maarif Kitaphanesi, İstanbul, 1973.
Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, Berkalp Kitabevi, Ankara, 1964.
Fethi Tevetoğlu, Ömer Naci, Millî Eğitim Bakanlığı, Ankara, 1973.
Jorge Blanco Villalta, Atatürk, Çev:Em. Kur. Alb. Fatih Özsu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1982.
Yeni Hayat Ansiklopedisi, c. 1, Doğan Kardeş yayınları, İstanbul, 1980.
Ali Gümüş, “Balkanlarda Bir Demokrat Mustafa Kemal”, Tercüman Gazetesi, 12.11.1980.
A. Necati Aker, “Atatürk Hangi Gün Doğmuş Olabilir ?” Yıllarboyu Tarih Dergisi, S. 1, Ocak 1981.
Prof. Dr. Yahya Akyüz, “Atatürk’ü Yetiştiren Öğretmenlerden Birkaçı”, Millî Eğitim Dergisi, Kasım 1981.
Falih Rıfkı Atay-Mahmut Soydan, Sadeleştiren: İsmet Bozdağ, “Atatürk’ün Anıları”, Milliyet Gazetesi, 19.11.1978.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder